Kitaplar
Nietzsche Banliyöde
“Felsefe! Felsefeye ihtiyacımız var! Nietzsche gibi filozoflar olmalıyız biz de. Banliyönün filozofları! Wokingham filozofları! Thames Vadisi filozofları! Her şeyi ama her şeyi sorgulamalıyız. Hiçbir şeyi rahat bırakmamalıyız. Taşları yuvarlamalıyız; kendi taşlarımızı! Kendi bedenlerimizde yeniden doğmak için!” Lars Iyer felsefeyi dünyayla, hayatla ve kendileriyle baş etmenin bir aracı olarak gören bir grup öğrenciyle Nietzsche’yi, kendine özgü romancılık üslubuyla banliyödeki sıradan bir lisede buluşturuyor. Bu romanda karakterler dönüşmüyor; düşünüyor, takılıyor, tekrar ediyor. Betimlemelerin yerini fikirler, sahnelerin yerini konuşmalar, anlatının yeriniyse sürekli geri dönen bir varoluş sorusu alıyor. Iyer ironiyi felsefeyle, gündelik hayatı entelektüel gerilimle ustalıkla kaynaştırırken erken yaşta düşünmenin yarattığı o tuhaf sıkışmayı görünür kılıyor: fazla bilinç, fazla ironi, fazla farkındalık. Nietzsche’nin bir rehberden çok soruları çoğaltan, kesinlikleri dağıtan bir eşlikçi olarak rol aldığı bu roman, anlamın çöktüğü bir dünyada düşünmeye devam etmenin bir erdem değil, neredeyse kaçınılmaz bir talihsizlik olduğunu öne sürüyor. Teselli vaat etmeden, çözüm önermeden, okurunu rahatlatmadan ısrarla soruyor:
Anlamın kalmadığı bir dünyada düşünmeye neden ve nasıl devam edeceğiz?
İlk Hikâye
Kararını veriyor Tekla. Geri dönüşü olmayan şeyler yapacağını biliyor. Onu sevinçten ve korkudan ürperten, hikâyesinin işaret fişeğini yakacak bir kararın gizli hazırlıkları var aklında: Onu Hıristiyan tarihinin ilk mucizesi yapacak bir karar. Şu anda kendinden korkuyor. Kendini tanıyamıyor, heyecan verici buluyor. Kendi kendine konuşurken kafasının içinde “Hadi, hadi, hadi,” diyen kim, “Hayır, hayır, hayır,” diyen kim, öteki kim, o kim, artık bilemiyor. İsa’dan sonra birinci yüzyıl…
Roma İmparatorluğu’nda yaşayan genç ve varlıklı genç kadın Tekla’nın hayatı ve tüm inançları, Tarsuslu Pavlus’un etkileyici vaazlarıyla sarsılır. Nişanını bozar, duyduklarının peşinden gitmeye karar verir ve bekâretini bir itaat biçimi değil, açık bir direniş olarak sahiplenir.
Çıktığı yolda başına türlü eziyetler gelir; yakılmaktan mucizevi biçimde kurtulur, arenada vahşi hayvanların arasına atılır ama hayatta kalır. Tüm tehditlere rağmen kendi kendini vaftiz eder. Bu cesur adımlarıyla kadınlar için bir umut ve başkaldırı sembolüne dönüşür. Ancak bu özgürlük çağrısı, henüz bebek adımlarıyla yürüyen Kilise için büyük bir sorundur. Dini otoriteler ve cemaat liderleri, Tekla’yı susturmak için harekete geçer.
Bazı tarihçilere göre yazılı olarak dolaşıma girmiş ilk Hıristiyan anlatısı olan bu hikâye, yüzyıllar boyunca görmezden gelinen güçlü bir kadının öyküsünü gün ışığına çıkarıyor. Frédéric Gros, bu etkileyici romanında inanç, beden, özgürlük ve itaat üzerine zamansız sorular soruyor.
Dünyaya Çocuk Getirmek Ne Anlama Gelir?
Hepimiz kulağa çok sıradanmış gibi gelen, “Çocuk sahibi olmak istiyor musun?” sorusunu defalarca kez duymuşuzdur. Mara van der Lugt insan varoluşunun en derin meselelerinden birinin gizlendiği bu soru üzerine süregelen suskunluğu bozarak cesur bir düşünsel yolculuğa çıkarıyor bizi. Bir çocuk yaratmak ne demektir? Dünyaya bir çocuk getirme kararı çoğalma güdüsü ve yerleşik toplumsal kabullerle izah edilecek kadar önemsiz mi? Kendisine danışamayacağımız bir varlık adına hayatın yaşanmaya değer olduğuna karar vermeye hakkımız var mı?
Mara van der Lugt felsefeden teolojiye, etik tartışmalardan edebiyata ve günümüz popüler kültürüne uzanan geniş bir alanda, çocuk sahibi olma arzusunun temelini sarsacak bir düşünme alanı açıyor.
Zamanın Ruhu Nostalji : Popülizm, Çalışma ve “İyi Yaşam” Üzerine
Savaş sonrası kuşakların çalışma üzerine kurduğu toplumsal düzen çökerken, “kontrolü geri alma” ya da ulusları “yeniden büyük yapma” gibi popülist vaatlerin somutlaştığı, ülkelerin içlerine kapanmaya başladığı bir dönemden geçiyoruz. Ekonomik krizlerin baskısı altında, nostalji Batı toplumlarının kültürel “zeitgeist”ına dönüştü. Bu popülist nostalji söylemleri bir yanıyla da, güvenceli istihdam ve kitlesel tüketim üzerine kurulmuş eski toplum modelinin yıkılışına yakılan bir tür kolektif ağıt sanki.
Zamanın Ruhu Nostalji, bugünün nostalji kültürüne doğru çıkılan, sınırları belirsiz bir keşif yolculuğu. Sosyal teorilere ve toplumsal gözlemlere dayandığı kadar kişisel deneyimlerden, karşılaşmalardan ve güncel araştırmalardan da besleniyor. Bilimsel literatürle popüler kültürü tek potada eritmeye gayret eden bu eser, hem akademik meraka sahip okurlara hem de çağımızın ruhunu anlamaya çalışan geniş kitlelere yeni bir tartışma alanı sunuyor.